Translate

13 Temmuz 2022 Çarşamba

Tanah'a Göre Kurban Bayramı

 Tanah'a göre İbrahim'in eşi Sare'den bir çocuğu olmuyordu ve İbrahim Sare'den bir çocuğu olması durumunda bunu Allah'a Kurban olarak adadı. Allah, "İshak'ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git" dedi, "Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.", 8-9-10-11-12-13: İbrahim, "Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak" dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler. Allah'ın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak'ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı. Ama Rab 'bin meleği göklerden, "İbrahim, İbrahim!" diye seslendi. İbrahim, "İşte buradayım!" diye karşılık verdi. Melek, "Çocuğa dokunma" dedi, "Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Allah'tan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin." İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu."

1 Eylül 2019 Pazar

OSMANLI DEVLETİ 33. PADİŞAHI VE 112.İSLAM HALİFESİ SULTAN V. MURAT (21 EYLÜL 1840-29 AĞUSTOS 1904)

DAN MEYDANI
Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da bulunan bir şehir meydanıdır. Şehrin marka yapıları ve önemli aktivitelerin düzenlendiği ve şehrin en çok bilinen yerlerinden biridir.
Dam Meydanı, Amsterdam'ın tarihi bölgesinde merkez tren istasyonunun yaklaşık 750 metre güneyinde bulunmaktadır. Doğu batı hattında 200 metre, kuzey güney hattında ise 100 metre genişliğindedir. Meydanın batı ucunda neoklasik bir yapı olan Amsterdam Kraliyet Sarayıbulunmaktadır. Bina, 1655 yılından 1808 yılına kadar kraliyet mülkü olana kadar, belediye binası olarak kullanılmıştır.
Diğer bir yanda Nieuwe Kerk (Yeni Kilise), Madame Tussaud's Müzesi bulunmaktadır. Ayrıca meydanda beyaz taştan yapılmış ulusal anıt bulunmaktadır. Ulusal anıt, II. Dünya Savaşı'ndaki kurbanları anmak için 1956 yılında dikilmiştir. Bu özellikleriyle Dam Meydanı, turistler için önemli bir cazibe merkezidir.


28 Temmuz 2017 Cuma


Sharpeville Katliamı

21 Mart 1960 tarihinde Güney Afrikalı güvenlik güçlerinin siyahi protestoculardan oluşan bir gruba ateş açması sonucu 69 kişinin ölümüne neden olan olay. Katliam, bugünkü Gauteng eyaletinin sınırları içinde bulunan Sharpeville'de meydana gelmiştir.
21 Mart günü 5.000 ila 7.000 kişiden oluşan bir grup Sharpeville'deki polis karakoluna yaklaşmış ve paso taşımamalarından ötürü tutuklanma isteğinde bulunmuştur.Bu eylem, PAC tarafından düzenlenen kampanyanın bir parçasıydı.
Halkın büyük bölümü gösteriye destek vermiştir. PAC, katılımı artırmak amacıyla çeşitli önlemlere başvurmuştur. Sharpeville'e bağlanan telefon kablolarının kesilmesi, kent sakinlerine eylem günü işe gitmemelerini salık veren broşürlerin dağıtılması ve otobüs sürücülerinin işten alıkonulması bunlardan birkaçıdır.
Saatler sabah 10'u gösterdiğinde eylemciler meydanda toplanmışlardı. Barışçıl ve neşeli bir ortamın yaşandığı o an polis karakolunda 20 görevli bulunmaktaydı. Sayıları 20.000'i bulan göstericilere karşılık olarak alan, 130 polis ve dört zırhlı araçla desteklenmişti. Polis, barut gazının yanı sıra Sten marka otomatik tabanca da taşırken göstericilerin üzerinde yalnızca taş parçaları bulunmaktaydı.
Kılıç jetler ve Harvard Trainers, topluluğun 100 fut üzerinden geçerek göstericileri dağıtmaya çalışmış, ancak onların tepkisiyle karşılaşmıştır. Polis, taş atan ve üç polisi yaralayan göstericilerden birini saat 13'te tutuklamaya çalışmıştır. Topluluk polisin üzerine yürümüş, polis ise kısa bir süre sonra ateşle karşılık vermiştir.
Resmi rakamlara göre, 8'i kadın ve 10'u çocuk olmak üzere 69 kişi yaşamını yitirmiştir. Yaralı sayısının ise 180'in üzerinde olduğu açıklanmıştır. Yaralıların 31'i kadın, 19'u çocuktur. Yaralıların büyük bölümünün kaçmaya çalışırken vurulduğu düşünülmektedir.

3 Mart 2015 Salı

 PRENSES SÜREYYA
22 Haziran 1932, İsfahan - 25 Ekim 2001, Paris), İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin ikinci eşi.
Son İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin 1951 yılında evlendiği ikinci eşidir. "Sürgündeki Prenses" olarak da bilinir. Kendisi şaha çocuk veremediği için şahın ailesi tarafından saraydan uzaklaştırılmıştır. Şah uzaklaştırılmasını istemese de ailesinin kararına uymak zorunda kalmıştır.
Soraya ve İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin 1956'daki Türkiye ziyareti basında büyük yankı uyandırmış, "Soraya" ismi Türk halkının diline "Süreyya" olarak yerleşmişti ve hatta kimileri kız çocuklarına Süreyya ismini vermişti. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, Soraya'dan sonra 1959'da Farah Diba Pehlevi ile mesut bir evlilik gerçekleştirdi. Soraya ise Rıza Pehlevi’den ayrıldıktan sonra yeniden evlenmemiştir.
Hüzünlü hikâyesiyle milyonların kalbinde yer eden prenses 25 Ekim 2001'de Paris'teki evinde sessizce dünyaya gözlerini yummuştur. Esfendiyari'nin mahsun hikâyesini seneler sonra Ersin Faikzade kaleme almıştır.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

HATİCE SULTAN
 I. Selim ve Ayşe Hafsa Sultan'ın kızıdır.
Ailesinin isteği ile İskender Paşa ile evlenen Hatice Sultan, bir süre sonra İskender Paşa'nın ölümü ile genç yaşta dul kalmıştır. Uzunca bir süre evlenmeyen Hatice Sultan ile daha sonra sadrazam Pargalı İbrahim Paşa evlendiği düşünülmekle beraber bu konu tartışmalıdır. Bir görüşe göre İskender Paşa'nın eşinin kendisi olmadığı, Pargalı İskender Paşa'nın dul eşi olarak aileden başka bir kimse ile evlendiğini iddia etmektedir. Bununla birlikte Pargalı'nın ölümü akabinde eşinin bütün çocukları nesli devam etmesin diye Kanunî tarafından boğdurularak öldürülmüştür. Tarihçiler Hatice Sultan'ın ölümüyle ilgili iki farklı tarih vermektedir. Bazı tarihçiler Hatice Sultan'ın, İbrahim Paşa'nın ve çocuklarının  öldürülmesine daha fazla dayanamayarak 1538 yılında öldüğünü söylerken,bazı tarihçiler de 1582 yılında öldüğünü söylemektedir.Hatice Sultan'ın mezarı Sultan Selim Cami şehzadeler mezarlığında bulunmaktadır.
VARŞOVA DÜKLÜĞÜ
Napoléon tarafından oluşturulan bağımsız Leh devleti. 1772, 1793 ve 1795'tekİ paylaşımlarla Rusya,Prusya ve Avusturya tarafından üç kez parçalanan Leh ulusunun yeniden devletleşmesi çabalarının da odak noktası olmuştur.
Varşova Düklüğü, Prusya'yla savaşta Polonyalıların Napoléon'un safında yer almalarından sonra 7 ve 9 Temmuz 1807'de Tilsit Antlaşmaları'yla kuruldu. Başlangıçta ülkenin orta kesiminde 1793 ve 1795'te Prusya'nın ele geçirdiği en büyük eyaletlerden oluşuyordu. Özgür kent durumuna getirilen Danzig (Gdańsk), Rusya'ya bırakılan Białystok ili ve 1772'de Prusya'nın ele geçirdiği ama daha sonra düklüğe verilen Noteć (AlmancaNetze) Nehri bölgesi bunun dışındaydı. 1795'teki üçüncü paylaşımda Avusturya'nın ele geçirdiği toprakları 1809'da geri alan düklük biraz daha genişledi.
Kuruluşundan kısa süre sonra 22 Temmuz 1807'de Napoléon Varşova Düklüğü'nde bir anayasa yürürlüğe koydu. Fransız anayasasını örnek alan düklük anayasasına göre III. August'un torunu ve Saksonya kralı I. Friedrich August'un başında bulunduğu güçlü bir yürütme organı kurulacaktı. Fransız Medeni Kanunu (Napoléon Yasaları) 1 Mayıs 1808'de Varşova Düklüğü'nde de yürürlüğe girdi. Varşova Düklüğü Viyana Barışı'yla (14 Ekim 1809) genişledi; Kraków, Radom, Lublin ve Siedlce bu ülkeye katıldı.
Napoléon, Rusya'ya karşı II. Polonya Savaşı'nı açınca Polonyalılarda daha büyük umutlar canlandı. Düklük olağanüstü bir çabayla savaş alanına 98 bin kişilik bir ordu sürdü. Ama Napoléon'un Rusya'da uğradığı yenilgi Varşova Düklüğü'nün de sonunu hazırladı. Ayakta kalan Polonyalı birlikler 1813-14 seferinde Napoléon'a bağlılıklarını sürdürdüler. Varşova büyükdüklüğü ordusu, Jan Henryk Dąbrowski ve Poniatowski'nin komutası altında, 1813-14 yıllarına kadar Napoléon Savaşları'na katıldı. Polonyalıların kahraman komutanı Prens Josef Antoni Poniatowski, imparatorun Leipzig'den çekilişini kolaylaştırmak için savaşırken öldü.
8 Şubat 1813'te Varşova'yı işgal eden Ruslar düklüğün denetimini ele geçirdiler. Ardından toplanan Viyana Kongresi (1814-15) Varşova Düklüğü'nün parçalanması kararlaştırıldı; Poznań Grandüklüğü Prusya'ya geri verildi, bağımsız Kraków Cumhuriyeti Rusya, Prusya ve Avusturya'nın koruması altına alındı; Polonya Kongre Krallığı Rusya'yla birleşerek çarı kral olarak tanıdı.

3 Mayıs 2014 Cumartesi

 SAHN-I SEMAN
Fatih Sultan Mehmet‎'in İstanbul'u fethinden sonra kurduğu eğitim kurumları arasında en üst düzeyde eğitim veren yüksek öğrenim kurumudur. Sahn-ı Seman; Kur‘an, hadis , kelam ,fıkıh , tefsir gibi Dini yani Nakli bilimlerde ve Fizik, kimya, matematik, astronomi gibi Akli bilimlerde dersler verirdi.Fatih Külliyesi içerisinde yer alan Sahn-ı Seman, külliye bütünlüğü içerisinde yapılmıştır. İnşaatı 1462 ile 1470 yılları arasında sürmüştür.
Sahn-ı Seman'ın şekillenmesinde Ali Kuşçu ve Fatih Sultan Mehmet'in birlikteliği öne çıkmaktadır. Sahn-i Seman İstanbul'un ilk Türk yükseköğretim kurumudur. Sahn-ı Seman medreseleri Fatih Külliyesi içindeki en yüksek düzeyli medresedir. Sahn-ı Seman'ın eğitim müfredatının hazırlayıcılarından çağın önemli bilim adamı Ali Kuşçu'dur. Medreselerde Ali Kuşçu tarafından düzenlenen bir okutma planının olduğu, hattâ bunun “Kânûnnâme” şeklinde yapıldığı bilinmekle birlikte, ama bugüne kadar incelemesi yapılan Osmanlı arşiv belgeleri arasında bu belge ele geçirilememiştir. Bu kanunnamenin aslının 1918 yılında külliyede çıkan yangınla yok olması da olasıdır.
Sahn-ı Seman, Kanuni tarafından açılan Süleymaniye medresleri zamanına kadar nakli (Dini dersler) ve akli (Fen dersleri) bilimlerde öğrenci yetiştirmekteydi. Kanuni devrinde bu medreseler şer'î ilimler ihtisası yapılan medreseler olmuşlar, Süleymaniye medreseleri de aklî ilimlerin ihtisas yeri olmuştur. Ayrıca sahn-ı seman'ın sözlük anlamı sahn-ı (bölüm) seman (sekiz) anlamına gelir.Yani sekiz bölümden oluşan bir medresedir.Her bölümde 19 oda bulunur bu bölümlerde en fazla iki çocuk kalırdı. sahn-ı seman günümüzün istanbul üniversitesidir.. Şekil bakımından günümüzdeki camileri andırmaktadır.

1 Mayıs 2014 Perşembe

İNKA MİMARI
İnkalar’ın mimarideki eserleri mükemmel mimarlar olduklarını ortaya koymaktadır. Gösterişli ve dahiyane yapıları genellikle kullanışlı amaçlara yönelik olarak yapılmıştı. Yapıları sayıları bakımından da hayli fazladır. Tapınakların kapı ve pencerelerine verilmiş ikizkenar yamuk biçimi binanın bölgede sıkça meydana gelen, depremlere yol açan tektonik hareketlere dayanıklı olmasını sağlıyordu. Nitekim İspanyollar Cuzco’ya yerleşirken binalarını İnka tapınaklarının kalıntıları üzerinde yükseltmişlerdir. İspanyol yapılarını yıkmalarına karşın İnka yapılarını genellikle yıkamamış depremler, İnka yapılarının daha eski olmalarına karşın İspanyollar’ınkinden daha dayanıklı olduklarını ortaya koymuştur.
İnkalar çeşitli mimari üsluplar kullanmışlardır. Bu farklı mimari üsluplardan en tanınmışı önemli binaların çoğunda görülen, Cuzco’daki Güneş Tapınağı’nda kullanılan üsluptur. Bu üslubun İnkalar’ın kullandığı diğer üsluplardan en ayırt edici özelliği, temel maddenin taş olmasına karşın taşların birbirlerine tutturulmasında harcın kullanılmamış olmasıdır. Burada çokgen biçimli taşlar birbirlerine öyle mükemmel biçimde tutturulmuştu ki, taşların aralarında en ufak bir boşluk kalmamıştı (taşlar aralarına jilet bile sokmanın mümkün olmadığı şekilde birbirine oturtulmuştu). Bu mimari sanatın örneklerinin halen görülebildiği yapılar içinde Sacsayhuamán kalıntılarındaki Cuzco Kalesi veOllantaytambo'nun muhteşem kalıntıları sayılabilir.
İnkalar Huari uygarlığından kalan yol ağını düzeltip öyle geliştirdiler ki arazinin engebeli olmasına karşın yol ağı imparatorluğun tümünü kapsamıştı. Bu yolların en ünlüsü « Qhapaq Ñan » denilen, 6000 km'yi aşan, imparatorluğun ekonomik ve siyasi etkinliğinin ekseni sayılabilecek yoldu. Yolun uğradığı kentler arasında Pasto (Kolombiya), Quito ve Cuenca (Ekvador), Cajamarca ve Cuzco (Peru), Aconcagua (Arjantin) ve Santiago (Şili) sayılabilir. Yol ağı imparatorluğun denetlenmesinde ve askerî manevralarda çok önemli bir unsurdu. Bazen genişliği 7 m'ye varan döşenmiş yollar üzerinde yolcuların gereksinimlerinin karşılanması için her 20-30 kilometrede bir kurulmuş kervansaray benzeri yapılar (tambo'lar), köprüler ve her 20-25 kilometrede bir kurulmuş nöbetçi kulubeleri bulunuyordu. Cuzco’dan yola çıkan bir haberci (chaski) Quito'ya (Ekvador’un bugünkü başkenti) yalnızca bir haftada varabiliyordu. Bu yol şebekesindeki ikinci bir ana damar Qhapaq ñan’ı Amazon havzasına bağlayan, uzunluğu 45.000 km'yi aşan yoldu. Diğer İnka yapıları arasında ipten yapılma asma köprüler, chaski’lerin değiştiği “istasyon”lar, su kemerleri, ambarlar, kaleler, tapınaklar, saraylar ve tarım terasları sayılabilir.
 HERNAN CORTES
(1485–2 Aralık 1547), İspanya adına Meksika'yı fetheden denizcidir. Hernando veya Fernando olarak da bilinir, ancak tüm mektuplarını Hernán Cortés ismiyle imzalamıştır.
Bugünkü Peru olan İnka topraklarını fetheden Francisco Pizarro'nun ikinci dereceden kuzenidir. Küba'nın İspanyollarca fethedilmesinde görev almış ve başarısı buradan geniş bir arazi ve yerli köleler ile ödüllendirilmiştir.
Yeni Dünya'nın zenginliğini anlamış, Küba valisinden anakıtaya sefer yapmak için yardım istemiştir. Vali, kıtayı kendisi fethetmek istediği için sadece ticaret yapmasına ve keşif yapmasına izin vermiş, ancak Cortes valiyi kandırarak Meksika'yı fethetmiştir.
Aztek topraklarına çıkarma yapmasından sonra, ordusunda firar olmaması için, tüm gemilerini batırtmıştır. Yanında topçu, zırhlı süvari, zırhlı piyade ve tüfekçi birlikleri dahil, 40.000 e yakın bir ordu topladığı bilinmektedir. Çoğu rivayete göre bu sayıyı yerli kabilelerden topladığı adamlarla 100.000'e çıkardığı sanılmaktadır. Bazı kabile yerlileri, Aztek'lerin düşmanı oldukları için Cortes'e Tenochtitlan'ın yolunu göstererek, şehri bulmasına yardımcı olmuşlardır. Aztek İmparatoru Montezuma karşısındaki bu güce ilk başlarda direnmemiş, hatta onlara başkent'te kilise kurmalarına bile izin vermiştir.
Ama sonraları şehirdeki bazı yerli savaşçılar, Cortes'in şehirde istila ve yağma sebebiyle bulunduğunu anlamış ve isyan çıkarmışlardır. Çıkan isyanda imparator Montezuma başından yaralanmış ve kısa süre sonra ölmüştür. Cortez yanındaki birlikleriyle zor koşullarda ayrıldığı şehri, asıl ordusuyla kuşatmış ve uzun bir saldırı ve yıkımdan sonra şehri ele geçirmiştir.
Yerli halkı katletmesiyle de bilinir. Altın ve değerli mücevherler için dünyadaki en büyük soy kırımlardan birini yapmıştır. Azteklerin baş şehri Tenochtitlan'ı (O günün şartları içinde 200.000 nüfusu ile İstanbul ve Paris'ten sonra en büyük 3. şehir olarak bilinir) yerle bir etmiştir. Barbarlığı ile bilinir, çok serttir ve acımasızdır. Bu yüzden kendisinden korkulan ve istenilmeyen bir kişi olmuştur. İspanya'ya çağrılıp, yetkileri azaltılmıştır. 1541'de ülkesine dönüp Türklere karşı açılan Cezayir seferine katılmış; ölümden zor kurtulmuştur. Unutulmuş bir kişi olarak hayatı sona ermiştir
KRİSTAL GECE
9 Kasım 1938 gecesi Alman nazilerce, Yahudilere ait ev, iş yeri ve sinagoglara yapılmış kanlı ve ölümcül saldırıların adıdır.
Bu saldırıların bahanesi Paris'teki bir suikasttı. 1938'de Almanya ülkede yaşayan 17 bin Polonyalı Yahudiyi sınırdışı etti. Polonya tarafından da ülkeye kabul edilmeyen bu kişiler iki ülke arasında sıkışıp kaldı, çoğu soğuk, açlık ve hastalıktan yaşamını yitirdi. Bu kaderi paylaşanların arasında kendi ailesinin de bulunduğunu öğrenen 17 yaşındaki Herschel Grynszpan, Paris'teki Alman Büyükelçiliği'ni basarak karşısına ilk çıkan kişi Konsolos yardımcısı Ernst vom Rath'ı vurdu. Hitler'in sağkolu Goebbels, bunun planlanarak düzenlenmiş bir Yahudi komplosu olduğunu öne sürerek Alman ırkının öcünü alması gerektiğini konuşmalarında halka empoze etti. Yahudilere karşı arada sırada yapılan saldırıları öven Goebbels, partisinin bu tür saldırı girişimlerinin olmayacağını, ancak bu tür olayların olması halinde asla müdahale edilmeyeceğini basın yoluyla duyurdu. Sivil ajanların da halkı kışkırtmasıyla Kasım'ın 9'unu 10'una bağlayan gece kanlı saldırılara göz yumuldu. Polis ve itfaiye olaylara kasıtlı olarak müdahale etmedi. Olaylar yer yer 13 Kasım'a kadar sürmüştür.
Geceye bu ad, saldırıdan sonra sokakları kaplayan cam kırıklarının ışıltılarından esinlenerek verilmiştir, ancak tartışmalıdır. Pogrom (katliam/kıyım) gecesi ya da Kasım pogromları olarak da anılır.
Gecenin sonunda 91 Yahudi öldürülmüş, yüzlercesi ağır yaralanmış, Yahudilere ait 7.500 dolayında iş yeri yağmalanmış, tahminen 177 sinagog yakılıp yıkılmış, pek çok mezarlık tahrip edilmişti.
Olaylar pek çok ülkede tepkiyle karşılandı. ABD, 14 Kasım günü büyükelçisini Berlin'den geri çekti.
 HO CHİ MİNH
Vietnam bağımsızlık hareketinin önderi ve Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'nin ilk başkanı olan Ho Chi Minh, halkı tarafından sevgiyle "Ho Amca" olarak anılır. Vietnam'da, o dönemde Fransız Çinhindi'nin egemenliği altındaki Nghe An'da doğan Ho Şi Minh'in asıl adı Nguyan That Thanh'dı.
Öğrencilik yıllarında ülkesindeki Fransız yönetimine karşı yürütülen eylemlere katıldı. Ülkesinden ayrılarak iki yıl boyunca bir şilepte çalıştı; Akdeniz ve Afrika limanla­rında dolaştı. Fransız sömürge yönetimi altın­daki ülkeleri yakından tanıdı. Daha sonra gittiği Fransa'da sosyalist dünya görüşünü benimsedi. 1920'de Fransız Komünist Partisi'nin kurucuları arasında yer alan Ho Chi Minh, yazdığı yazılarla çevresindeki Vietnam­lı gençleri bilinçlendirerek onları ülkelerinin bağımsızlık mücadelesi için eğitti. 1925'te Çin'de, Kanton'da yaşayan siyasal sürgünleri örgütleyerek Vietnam Devrimci Gençlik Birliği'ni kurdu. 1930'da Ho Chi Minh'in öncülü­ğünde kurulan Çinhindi Komünist Partisi, yoksul köylülere toprak dağıtmayı ve yabancı işletmeleri kamulaştırmayı amaçlayan bir programı benimsedi. Ho Chi Minh'in eylemle­rinden tedirgin olan Fransız yönetimi, yoklu­ğunda ona ölüm cezası verdi.
II. Dünya Savaşı sırasında, 1940'ta Japon birlikleri Çinhindi'ne girdi. Ho Chi Minh 1941'de, 30 yıllık bir ayrılıktan sonra gizlice ülkesine döndü. Fransız sömürgecilerine ve Japon işgalcilerine karşı halkın çeşitli kesim­lerini harekete geçirecek bir gerilla savaşı için hazırlığa başladı. Gizlilik koşullarında sürekli ad değiştirmesi gerekiyordu, son olarak ay­dınlatan anlamına gelen Ho Chi Minh adını aldı. Bu arada gerilla savaşı üzerine kitaplar yazdı. II. Dünya Savaşı'nda Japonlar'a karşı mücadelede destek bulmak amacıyla Çin'e gitti; ama Çan Kay-Şek onu tutuklattı. 18 ay süreyle çok ağır koşullarda yaşamak zorun­da bırakıldı. Carnet de prison ("Hapishane Defteri") adlı şiir kitabını da bu dönemde yazdı.
Japon işgaline karşı gerilla savaşını sürdü­ren Vietnam direniş güçleri, çok geçmeden Vietnam'ın önemli kentlerini geri almayı ba­şardı. Ho Chi Minh, 2 Eylül 1945'te 500 bin kişilik bir kalabalığın önünde bağımsız Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'nin kuruldu­ğunu ilan etti. Tam da bu sırada, II. Dünya Savaşı sona ererken, Japonlar'ı silahsızlandır­mak amacıyla Güney Vietnam'a giren İngiliz­ler, bölgenin yeniden Fransızlar'ın eline geç­mesine yardımcı oldular. Vietnam direniş savaşı sekiz yıl sürdükten sonra 1954'te Fran­sızlar'ın kesin yenilgisiyle son buldu. Ne var ki, savaşın sonunda yapılan görüşmeler sonu­cu, ülke Kuzey Vietnam ve Güney Vietnam olarak ikiye bölündü ve Ho Chi Minh yönetimi­ne ülkenin yalnızca kuzey kesimi bırakıldı. Güney Vietnam ise çok geçmeden ABD'nin siyasal ve iktisadi denetimi altına girdi. Ulusal bağımsızlık ve iki Vietnam'ın birleştirilmesi için, ABD ve Güney Vietnam yönetimine karşı 1955'te başlayan savaş, 1975'te Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'nin kesin zaferiyle sonuç­landı. Ho Chi Minh iki Vietnam'ın birleştiğini göremeden,1969'da savaş sürerken öldü.

30 Nisan 2014 Çarşamba

I.MURAD'IN SALTANATININ DEĞERLENDİRİLMESİ
I. Murad Osmanlı tarihinde ilk Sultan lakabı ile tanınan hükümdardır. 27 yıllık saltanatı sırasında Anadolu ve Rumeli'de 37 önemli muharebe yapmış ve bunlardan hepsini zaferle sonuçlandırmıştır.
Şahsi karakterlerine gelince tarihlerde "orta boylu, uzun boyunlu, değirmi çehreli, seyrek dişli, koç burunlu, şahin bakışlı" olarak betimlenmiştir.Az ve güzel konuşması, cengaverliği ve avcılığa düşkünlüğünden söz edilmiştir. Katıldığı savaşlarda çarpışmalar başlamadan önce ordusuna yaptığı ateşli moral verici söylevler hala rivayet edilmektedir. Neşrî Tarihinde şöyle tasvir edilmiştir:
Atası gibi hayır sahibi idi. Cemi ömrünü gazaya sarfetmiştir. Osmanoğullarında bunun ettiği gazayı hiçbir padişah etmemiştir. Dahi avı gayet sever idi ve nice bin altın ve gümüş halkalı itleri vardı. Doğanları yine öyle idi.
Yabancı kaynaklar ondan "kibar şövalye" olarak bahsederler. Müneccimbaşı Tarihi ise adaletinden, iyilikseverliğinden ve merhametinden söz eder.
Öldükten sonra sanki kutsallığa yükseltilmiştir ancak zamanında pek dindar olmadığı hakkında bazı ipuçları bulunmaktadır. Dimitri Kantemir tarihi Bursa kadısının bir özel davada I. Murad'ın şahitliğini cemaatle birlikte namaz kılmaması nedeniyle kabul etmediğini hikâye eder.Ancak Ahiler arasında en yüksek mertebeye ulaştığı, yaptırdığı bir vakfiyenin kitabesinde "Ahilerden kuşandığım kuşağı Ahi Musa'ya kendi elimle kuşattım" cümlesinden çıkartılabilmektedir.
Hayırları ile ilişkili olan 1385 tarihli Vakfiye belgesi Arapça olarak elimizde bulunmaktadır. Bursa'nın Çekirge semtinde Hüdavendigar Camii ve imaret, medrese, misafirhane, türbe ve kaplıcayı kapsayan külliyesi vardır. Ayrıca Bursa Hisarı'nda Hisar Camii, Bilecik ve Yenişehir'de camiiler ve zaviye ve annesi adına İznik'te bir imaret yaptırmıştır.
Osmanlı devlet idaresi I. Murad döneminde küçük bir beylik idaresinden bir Sultanlık idaresi şekline dönüştürülmüştür. I. Murad döneminde 'Devlet hükümdar ve sülalesinin ortak malıdır.' anlayışı kalkmış yerine 'Devlet hükümdar ve oğullarının ortak malıdır.' anlayışı gelmiştir. Edirne'nin Osmanlılar eline geçirilip ikinci bir başkent durumuna geçirilmesi I. Murad döneminde başlamış, Rumeli Beylerbeyliği kurulmuş ve bu Osmanlı devletinin bir Balkanlar ve Avrupa devleti olduğu gerçeğini vurgulamıştır. Vezirlerin sayısı artmıştır. Divan üyelerinin sayısı artırılmıştır. Devletin malî bünyesi ortaya çıkartılmış ve Defterdarlık makamı oluşturulmuştur. Çağının en ileri profesyonel askerî organizasyonu olan Yeniçeri ocağı kurulmuştur.
1860 ŞAM OLAYI
Tanzimat ve Islahat fermanlarının Osmanlı Devleti'nde Hıristiyan halka eşit haklar tanıması, Müslüman kamuoyunda büyük hoşnutsuzluk yarattı, Lübnan'la Suriye'de karışıklıklar çıkmasına neden oldu. Hıristiyan Marunilere karşı olan bu hareketler, çeşitli mezheplerden 20-25 bin Hıristiyanın yaşadığı Şam'a da sıçradı. Bir sokak kavgasından alevlenen olay, kısa sürede tüm kente yayıldı; silahlı Müslümanlarla Dürziler Hıristiyan mahallelerini basarak buralarda yağma ve katliama giriştiler. Şam valisi ve Arabistan ordusu müşiri Nazır Ahmet Paşa, buyruğundaki askerle işe karışacağı yerde, subaylarının önerisine kapılarak konağına kapanınca, iyice büyüyen olayda Amerikanve Hollanda konsolosları da öldürüldü. Ancak, Türkiye'ye sığınıp Şam'a yerleşmiş olan Cezayirli mücahit Abdülkadir bin Muhittin, kendi adamları dışında Şam'daki Cezayir göçmenlerini de çevresine toplayarak Hıristiyan mahallelerinde hemen koruyucu önlemler aldı; böylece Fransız konsolosu başta olmak üzere 2 bin Hıristiyanın canını kurtardığı gibi, olayın yatıştırılmasında da çok önemli rol oynadı.
Uluslararası bir nitelik kazanan Şam Olayı üzerine Hariciye nazırı Keçecizade Fuat Paşa Bâb-ı Âli tarafından sınırsız yetkilerle Suriye'ye gönderilirken, öteki Avrupa devletlerinin onayını alan III. Napoléon da buraya Hıristiyanları korumak amacıyla general Beaufort d'Hautpoul komutasında 6 bin kişilik bir Fransız birliği yolladı. Britanya donanması da Suriye ve Lübnan kıyılarına demir attı.
Ancak, görevlerini kötüye kullandıkları gerekçesiyle Şam valisi Ahmet Paşa ile birlikte 5 yüksek rütbeli subayı kurşuna dizdirmek; katil zanlısı 56 kişi başta olmak üzere suçlu bulunan zaptiyelerden 111'ini daha astırmak; başka birtakım görevlilere de kürek ve sürgün cezaları vermek gibi aşırı sert önlemlere başvuran ve zarar gören Hıristiyanlara 75 milyon kuruş tazminat ödeten Fuat Paşa, general d'Hautpoul'e yapacak iş bırakmadığı için Fransız ordusu geldiği gibi gitmek zorunda kaldı. Böylece Şam Olayı nedeniyle Suriye'ye yabancı müdahalesi önlenmiş oldu.

25 Nisan 2014 Cuma

OSMANLI MECLİSİNİN KAPANMASI MART 1920
16 Mart 1920'de Meclis-i Mebusan da dahil olduğu halde Babıali ve bütün hükümet daireleriyle beraber İstanbul, İngilizler tarafından cebren ve resmen işgal edilmiştir. İngiliz birlikleri İstanbul'da bulunan, başta Rauf Bey olmak üzere önde gelen Milli Mücadele yanlısı milletvekillerini tutukladılar. Ayrıca telgrafhaneler de işgal altına alınmış ve resmi makamlar arasında iletişim imkânı kalmamıştı. Bu şartlara göre, Anadolu, İstanbul ve resmi makamlarla ortak hareketten mahrum kalmıştı.
İstanbul’daki olağanüstü hal, ortaya Osmanlı Devletinin kimin idaresi ve hangi güçlerin kanunlarının geçerli olduğu sorunu ortaya çıkarmıştır. Bu durumda Mustafa Kemal, Temsil Heyetinin başkanı olarak: "Bu hareketin Anadolu’da Osmanlı Kanunlarının yürürlüğünü engellemeyeceğinden ve her ne şekilde olursa olsun alınacak önlemlere Osmanlı milleti uygarlık yeteneği özellikle dikkat çekici bulunduğundan kanun dışında hiçbir işlem yapılmaması ve bütün görevlerin özenle yapılması hayatımızın gereklerindendir" diye genelge yayınlamıştır .
Bunun üzerine Meclis 18 Mart 1920 tarihinde toplanarak kendini feshettiğini açıkladı. Meclisin kendini feshettiği açıklaması padişahın 11 Nisan 1920'de ikinci meşrutiyetin sona erdiğini açıklaması ile bir başka Meclis oluşturma yolunu kapatmıştır. Aynı gün Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah'ın, "Padişah ve Halife kuvvetleri dışındaki millî kuvvetleri kâfir ilan eden ve katlinin vacip" olduğunu bildiren fetvası "Takvim-i Vekayi"de yayınlandı. Padişah Osmanlı Devleti'nin tarihinde bir bölümü kapatmayı amaçlamış ve kendi otoritesi dışında bulunan bütün güçlerin (millî kuvvetleri) devlet karşıtı olduğunu ilan etmiştir. Padişah ve atadığı hükümetler Osmanlı devletinin idaresine tek otorite durumuna gelmişlerdi.
SALİH BOZOK
(1881, Selanik - 25 Nisan 1941, İstanbul), Türk asker, Atatürk'ün yaveri ve milletvekili.1881'de Selanik'de doğdu. Mustafa Kemal'in mahalle ve okuldan arkadaşı, yaşça da akranıydı. Harp Okulunu aynı yıl bitirdiler. Salih Efendij andarma sınıfına seçildi, Mustafa Kemal ise Akademiye devam ederek kurmay oldu. Mustafa Kemal Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu'ya geçmeden önce ve Suriye Cephesi'nde bulunduğu sırada Salih Efendi'yi başyaver olarak yanına getirtti. Sürekli beraberlik böyle başladı. Mustafa Kemal Meclis Başkanı iken Meclis Başkanlığı Yaverliği, Mustafa Kemal Atatürk Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Cumhurbaşkanlığı Yaverliği yaptı. Atatürk'ün ölümü üzerine, "Başkomutan yaversiz gidemez!" diyerek uzun süredir planladığı gibi kalbine kurşun sıkarak intihar teşebbüsünde bulunmuştur. Söz konusu bu intiharın da son sahne olarak kullandıldığı, Zülfü Livaneli tarafından senaryosu yazılarak yönetilen Veda filminde ise; Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile Salih Bozok Beyefendi'nin yakın ilişkisi, dostlukları ve birlikte verdikleri mücadele dolu yıllar beyaz perdeye aktarılmış; Atatürk'e dair sade ama etkili bir sinema çalışması olarak tarihe not düşmüştür.Kurşunun kalbini sıyırması nedeniyle hayatta kalmayı başarmıştır. Atatürksüz geçen kısa yaşamında milletvekilliği yapmış, 25 Nisan 1941'de vefat etmiştir.
Salih Bey yarbaylıktan emekliye ayrıldıktan ve TBMM 2. Dönem'de (o dönemdeki adı Bozok olan Yozgat'tan) milletvekili seçildikten sonra da Mustafa Kemal'in yakınında kaldı. 4. Dönem'e kadar Yozgat ve daha sonraki dönemlerde Bilecik milletvekili seçildi.

24 Nisan 2014 Perşembe

BAĞDAT KÖŞKÜ
Kitabesi revan köşkü ile aynı olan Bağdat köşkünün yapımına, IV. Murat Bağdat seferine giderken başlanmış ve 1639 yılında da yapımı bitirilmiştir. Ancak Naima’nın yazdıklarından köşkün iç mekanındaki süslemelerine IV. Murat’ın ölümünden sonra da bir süre daha devam edildiği anlaşılmaktatır.
Bağdat köşkünün plan şeması yine IV. Murat tarafından yaptırılmış olan Revan köşkü’nün planı ile benzerlik göstermektedir. Köşkün planı, kubbeli mekanın dört eyvanla genişletildiği sekizgen şemadan oluşmaktadır. Eyvanların mekandan daha fazla yararlanabilmek hatta manzara yönlerini arttırmak amacıyla kullanıldığı düşünülebilir.
Dekorasyonu ile klasik Osmanlı sanatının en yüksek noktasını temsil edebilecek özelliklere sahip olan Bağdat köşkünde kullanılan çinilerin, o döneme ait ahkam defterleri eksik olduğundan nerede yaptırıldığı saptanamamıştır. Bu dönemdeki Osmanlı çiniciliğinin en seçkin örnekleri olarak gösterilen bu çiniler bir önceki yüzyılda yapılmış çinilerle karıştırılarak kullanılmış olabilir. Öte yandan köşkün iç ve dış mekanlarında boya ve sıva yerine renkli mermerlerle beraber çini kullanımı, değişime karşı bir tutum olarak da kabul edilebilir. Zira bu yapılar için çini, sürekli kullanımı gerektiren bir kaplama malzemesi olarak tercih edilmiştir. Köşkün tavan süslemeleriyle de klasik devrin tesiri altında kaldığı ve bunların XVII. Yüzyılın ilk yarısının en önemli tavan süslemeleri olarak değerlendirilmelerine karşın cephe kaplama biçimlerindeki yenilik, köşkte klasik Osmanlı sanatıyla beraber yeni arayışların da etkili olduğunu göstermektedir.
Köşk ünlük saray yaşamında padişahın sabah namazından sonra kahvesini içtiği dinlenme mekanı olduğu gibi önemli tarihi olaylara da sahne olmuştur. Sonraki dönemlerde I. Abdülhamit (1774-1789) ve III. Selim (1789-1807) dönemlerinde köşk has odanın kütüphanesi olarak kullanılmıştır.
I. Abdülaziz döneminde (1830-1876) köşkün revaklarının arası ahşap doğramalı camekanlarla kapatılmıştır.V Mehmet Reşat döneminde (1912) revaklar arasındaki ahşap doğramalar kaldırtılmış fakat 1939 yılında bu revakların arası, demir doğramalı camekanlarla kapatılmıştır. 1972 yılında da bu demir doğramalı camekanlarla kapatılmıştır. 1972 yılında da bu demir doğramalar tekrar kaldırılarak Bağdat Köşkü bugünkü görünümüne kavuşmuştur.
Kesme taştan inşa edilmiş yapının kaide kısmındaki taş örgüler kaplanmamıştır. Asıl köşk katında ise duvarlar mermer kaplamaların ardında gizlenmiştir. Köşkün revaklarını oluşturan kemerler beyaz mermer ve kırmızı hereke taşından örülmüştür. Kemerler arasında kalan beyaz mermer yüzeylerin içine de kemer bingilerinin üzerine gelecek biçimde hem içte hem dışta dairesel kırmızı porfir kakılmıştır. Revağı oluşturan kemerler beyaz mermer sütunlardan olup, başlıkları badem moriflidir. Revağın döşemesi kesme taşla kaplanmış tavanı ise çıtalarla bezenmiş ve yeşile boyanmış ahşap kaplamadır. Revak sütunları arasında beyaz mermerden yapılmış şebekeli korkuluklar yer alır. Dış cephe alt pencerenin üst kotundan sonra beyaz zemin üzerine enginar ve nar çiçekleriyle bezenmiş çinilerle kaplanmıştır.
Alt pencere ile baş pencereler çift sıra giden mavi renkli bordürlerle çerçevelenmiştir. Köşkün iç mekanı ise pencere ve kapı söveleri ile dolap kapakları dışında zeminden kubbe kasnağına kadar çinilerle kaplanmıştır. Alt pencerelerin üst hizasında köşkün duvarları boyunca devam eden çini kitabede Besmele ile başlayan Ayet-el Kürsi ve La ikrahe fiddin ayeti vardır.
Bağdat köşkünün kapı ve pencereleri ile dolap kapakları abanoz ağacından yapılmıştır. Köşkün asıl kapısı dışındaki diğer üç kapısı ile pencere ve dolap kapakları fildişi sedef ve bağa kakmalıdır. Zemin altıgen tuğla kaplanmış olup alt pencerenin parmaklıkları da geometrik formlu şebekelerden oluşmaktadır.
KRAL I.CHARLES
İskoçya kralı VI. James ve Danimarkalı Anne'nin ikinci oğlu olarak 19 Kasım 1600 tarihinde dünyaya geldi. Babası İskoçya Kralı idi. Charles çok zayıf ve hastalıklı çocukluk geçirdi. İngiltere Kraliçesi olan I. Elizabeth 1603'de çocuksuz öldüğünde, İskoçya Kralı olarak VI. James adını taşıyan babası İngiltere tahtına da I. James adı altında kral olarak çıkartıldı. Babası bu iki krallık unvanını şahsında toplamakla beraber hukuken ve fiilen İskoçya Krallığı ile İngiltere Krallığı birbirinden ayrıydı. Babası İngiltere'ye tahta geçmek için gittiğinde bile uzun seyahate sağlığı uygun olmayacağı için Charles İskoçya'da birakıldı ve ancak 4 yaşına girdiği zaman Londra'ya gidebildi.
Charles'in ağabeyi Prens Henry hem İskocya Krallığı ve hem de İngiltere Krallığı veliaht prensiydi ve hem küçük boyu, cüssesi ve görünüşü hem de hareketleri ve akıllığı dolayısıyla Charles'dan daha üstün bir kişi olarak görünmekteydi. Ama 1612 tarihinde ağabeyi Prens Henry tifodan hayatını kaybetti ve Charles hem İngiltere Krallığı hem de İskoçya Krallığı için veliaht prens ilan edildi. Ağabeyi ölmeden Charles'ın en yakin arkadaşı, ayni zamanda babasının da yakin dostu olan, Buckingham Dükü George Villiers idi. Buckingham Dükü çok zengin ve politik olarak çok güçlü idi; ama şahsı ve politik tutumları dolayısıyla halk tarafından hiç sevilmemekte idi.
Veliaht prens olduğunda Charles'ın ilk uğraşı kendi ve hüküm ettiği ülkelerin siyasi durumuna katkı yapacak bir es bulmaya çalışmak oldu. 1620'li yıllarda I. James İspanya ile yakınlaşmak için İspanya Kralı ve Kutsal-Roma Germen İmparatoru III. Filip'in en küçük kızı Maria Anna'yi oğluna eş olarak almayı kararlaştırdı. Bunun için Charles ve Buckingham Dükü 1623'de zor geçen bir deniz seyahatinden sonra İspanya ve Madrid'e gidip görüşmeler yaptılar. Ama Maria Ana bir Protestanla evlilik yapmak istememekteydi ve Charles da Katolik olmayı istemediği için yapılan müzakereler sonuçsuz kaldı. Zaten Anglikan Protestan olan İngiliz halkının coğunluğu, krallık sarayları ve hükümet idarecileri ve İngiltere Parlamentosu koyu Katolik olan İspanya ile ilişkilerin iyileşmeşini istememekteydi. İspanya'dan dönerken Charles ve Buckingham Dükü Fransa'ya uğradılar ve Fransa kraliyet ailesinin misafiri oldular. Charles burada Fransa Kralı XIII. Louis'in kız kardeşi (ve bir suikastle öldürülmüş olan IV. Henri'nin en küçük kızı) "Henrietta Maria" ile tanıştı.
1624'de İngiltere Kralı I. James İspanya ile bir savaşa girmek için yeni vergiler salmak için İngiltere geleneklerine göre gerekli olarak yeni bir parlamento seçtirip topladı. Bu parlamentodan veliaht Charles ile Fransa Prensesi Henrietta Maria'nın evlenmesi için izin istedi. Fakat Henrietta Marie Katolik idi ve Parlamento ancak I. James ile Charles'in, prenses/kraliçenin maiyetinde olan kişilere dinsel hürriyet verilip Katolik kalma izini verilmeyeceği hakkında Parlamento'ya söz vermelerinden sonra ancak çok çekingenlikle kabul etti. I. James Mart 1625'de öldü. I. Charles hem İngiltere Kralı ve (ve buna bağlı İrlanda Kralı) ve hem de İskoçya Kralı olarak tahta geçti.

23 Nisan 2014 Çarşamba

VERSAY'IN DÜŞÜŞÜ
Saray mensuplarının şehrin tüm tahılını depolarda sakladığı söylentileri yayılmıştı. Kalabalık bir grubun Versay Sarayı'na yürümekte olduğu haberi saraya aylar sonra ulaştı. 5 Kasım'da karahaberi duyan Marie Antoinette, sarayı terketme isteğini yineledi, ancak kral kabul etmedi.
Sarayın en az sevilen şahsı olduğunu bilen Marie Antoinette, o geceyi eşinden ayrı geçirme kararı aldı. Baş mürebbiye markiz Tourzel'e, herhangi bir tehlike durumunda çocuklarını derhal krala götürmesi emrini verdi.
Sabahın erken saatlerinde kalabalık grup saraya girdi. Kraliçenin muhafızlarını katlettiler. Kraliçe ve yardımcıları canlarını kılpayı kurtararak kaçtılar. Soluğu sarayın merkezinde, kralın yatak odasında aldılar. Prenses Elisabethde oradaydı. Çocuklar da gelince kapılar kilitlendi.
Bu arada kalabalık sarayın avlusunda toplandı ve kraliçenin balkona çıkmasını istedi. Marie Antoinette sabahlığıyla ve yanında iki çocuğu ile balkona çıktı. Kalabalık, çocukları içeri göndermesini istedi. Kraliçe yaklaşık on dakika boyunca, üzerine silahlar doğrulmuş bir hâlde balkonda tek başına bekledi. Daha sonra başıyla kalabalığı selamlayıp içeri girdi. Kalabalığın bir kısmı, cesaretine hayran kalıp "Vive la Reine!" ("Kraliçemiz çok yaşa!") diye slogan attı.
Kraliyet ailesi, kalabalık grupla beraber Paris'e dönmeye zorlandı. Harabeye dönmüş, XIV. Louis'den beri kullanılmamış olan Tuileries Sarayı'na götürüldüler. George Washington'un yanında savaşmış, Amerikan düşüncelerini benimsemiş liberal bir aristokrat olan Fayette markizi Gilbert du Motier, kraliyet ailesinin güvenliğinden sorumlu oldu. Kraliçeyle tanıştığında lafını sakınmadan "Majesteleri şu an bir tutuklu. Evet, öyle. Artık kendi "Şeref Muhafızları" olmadığı için kraliçe bir tutukludur" dedi. Kralın kızkardeşi Elisabeth, erkek kardeşi Provence kontu da tutuklular arasındaydı. Lamballe prensesi, Tourzel markizi ve saray hizmetkârlarının bir kısmı, kraliçeyi terketmeye yanaşmadılar.
Kraliçe, arkadaşlarını ikna edebilmek için, Avusturya büyükelçisine "Ben iyiyim, endişelenmeyiniz" yazan bir not gönderdi. Tekrar halk önüne çıktığında sakin, serinkanlı ve mağrurdu.
SADRAZAM KOCA SİNAN PAŞA
III. Ahmet‘le III. Mehmet zamanında beş defa sadrazamlıkta bulunmuş bir Osmanlı veziridir. Koca Sinan Paşa yemen fatihi diye de anılır.
Sinan Paşa, sarayın okulu olan Enderun’da yetişti. Once Malatya, Gazze, Trablus sancaklarında bulundu, sonra Erzurum’da, Halep’te valilik yaptı. 1569′da Mısır Valisi oldu, o yıl içinde Yemen’i alarak İstanbul’a birçok ganimetlerle dönünce kendisine vezirlik rütbesi verildi.
Sinan Paşa, 1574′te Akdeniz Kuvvetleri Komutanı olarak, emrindeki donanma ve birliklerle Messina, Calabra kıyılarını vurup yağma etti. Tunus’ta bazı kaleleri aldı. 1580′de ilk defa sadrazamlığa getirilerek, İran üzerine gönderilen orduya başkomutan yapıldı. Bu savaşta Sinan Paşa’nın yararlığı görülmediği için iki yıl kaldığı sadrazamlıktan atılarak Malkara’ya sürüldü. Bundan sonra biri 1589′da, ötekisi 1592′de olmak üzere iki kere daha sadrazam olduysa da gene çok geçmeden azledilip sürgüne gönderildi. Dördüncü defa 1593′te sadrazam oldu. Eflâk’ta ordunun başındayken, korkuya kapılarak kaçması üzerine ordu büyük bir bozguna uğradı. Derhal azledilerek yerine Lala Mehmet Paşa getirildi. Yalnız, kurnaz, karıştırıcı bir adam olan Sinan Paşa, Mehmet Paşa ölünce gene sarayı elde edip sadrazam oldu. Bu beşinci sadrazamlığında ancak beş ay kadar kalabildi, 90 yaşında öldü.
Sinan Paşa Yemen’i alması, Akdeniz’de donanma ile birkaç başarı kazanması bir yana, açgözlülüğü, paraya düşkünlüğü, zalimliği ile tanınır.